BİZ O’NUN ÜMMETİYİZ…
Bazı isimler vardır, sadece anılmaz…
Kalbe dokunur.
Bazı hayatlar vardır, sadece okunmaz…
İnsanın kendisini sorgulamasına vesile olur.
Ve bazı insanlar vardır ki, onların ardından asırlar geçse de gönüllerdeki yerleri değişmez.
İşte Hz. Muhammed Mustafa…
Alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz…
Bugün O’nu konuşurken aslında biraz da kendimizi konuşuyoruz. Çünkü O’nun ümmetiyiz.
Ne büyük bir söz…
Ne ağır bir emanet…
“Ben O’nun ümmetiyim.”
Bunu söylemek kolaydır.
Asıl mesele, bu sözün hakkını verebilmektir.
Peygamber Efendimiz’in hayatına baktığımızda karşımıza önce güzel ahlak çıkar. Doğruluk vardır, merhamet vardır, sabır vardır, adalet vardır, tevazu vardır. İnsanlara değer vermek, affetmek, gönül almak, mazlumun yanında durmak vardır.
O, kendisine kötülük yapanı bile düşmanlıkla karşılamadı.
Kalp kırmanın kolay, gönül kazanmanın zor olduğu dünyada O bize gönül kazanmayı öğretti.
O’NUN AHLAKI, BİZİM ÖLÇÜMÜZ OLMALI
Bugün hepimiz güzel insanlardan söz ediyoruz.
Dürüst insanları seviyoruz.
Merhametli insanlara güveniyoruz.
Adaletli insanların yanında olmak istiyoruz.
Peki ya biz?
Bir başkasının hakkı söz konusu olduğunda ne kadar adiliz?
Bize haksızlık yapıldığında sabredebiliyor muyuz?
Öfkelendiğimizde dilimizi tutabiliyor muyuz?
Bize emanet edilen sırları koruyabiliyor muyuz?
Kimsenin görmediği yerde de doğru kalabiliyor muyuz?
İşte Peygamber Efendimizin ahlakı tam burada önümüze bir ayna gibi çıkıyor.
O aynaya baktığımızda yalnızca O’nu değil, kendimizi de görmemiz gerekiyor.
Çünkü O’nun ümmeti olmak, sadece O’nun adını sevmek değildir.
O’nun ahlakını sevmektir.
O’nun merhametini hayatımıza taşımaktır.
O’nun doğruluğundan nasiplenmektir.
O’nun affediciliğini öğrenmektir.
O’nun insanlara bakışıyla bakabilmektir.
BİR YETİMİN BAŞINI OKŞAMAK KADAR BÜYÜK BİR İYİLİK
Peygamber Efendimiz’in hayatında küçük görünen hiçbir iyilik aslında küçük değildi.
Bir çocuğun başını okşamak…
Bir fakirin sofrasına oturmak…
Bir yaşlının gönlünü almak…
Bir hastayı ziyaret etmek…
Bir komşunun halini sormak…
Bir mazlumun yanında durmak…
Bir insanı affetmek…
Bunların her biri, insanı insan yapan güzelliklerdi.
Bugün belki de en çok kaybettiğimiz şey bu incelik.
Aynı evin içinde birbirimize yabancılaşıyoruz.
Aynı sokakta yaşadığımız insanın derdini bilmiyoruz.
Yanımızdan geçenin yüzüne bakmadan yürüyoruz.
Bir gönül kırılıyor, fark etmiyoruz.
Bir insan sessizce yardım bekliyor, görmüyoruz.
Oysa Peygamber Efendimiz bize “insanı görmeyi” öğretti.
Sadece gözle değil, kalple görmeyi…
BİZ O’NU NE KADAR SEVİYORUZ?
Sevgi, sadece dilde kalan bir kelime değildir.
Sevgi, insanın davranışına yansır.
Bir insanı gerçekten seviyorsak onun yolundan gitmek isteriz.
Peygamber Efendimizi seviyorsak O’nun güzel ahlakına tutunmak zorundayız.
Dilimizi kötü sözden korumak…
Kalbimizi kin ve nefretten arındırmak…
Kul hakkından sakınmak…
Anne ve babamıza hürmet etmek…
Komşumuzu gözetmek…
Yetimi, yoksulu ve ihtiyaç sahibini unutmamak…
Affetmeyi bilmek…
Güçlü olduğumuzda zulmetmemek…
İşte sevginin gerçek karşılığı biraz da budur.
Çünkü O’nun ümmeti olmak, O’nun izinden yürümeye çalışmaktır.
Eksiklerimiz olabilir.
Günahlarımız olabilir.
Yanlışlarımız olabilir.
Ama insanın Rabbine giden yolculuğunda en kıymetli şeylerden biri, doğru yöne dönme gayretidir.
BİR GÜN HER ŞEY BİTECEK…
Bir gün dünya telaşı bitecek.
Bugün peşinden koştuğumuz makamlar, paralar, şöhretler geride kalacak.
Evlerimiz, arabalarımız, sahip olduklarımız dünyada kalacak.
Yanımızda sadece yaptıklarımız olacak.
O gün insanın gerçek zenginliği ortaya çıkacak.
Kalbinde ne kadar merhamet taşıdığı…
Kaç gönül kazandığı…
Kaç insanın duasını aldığı…
Kaç mazlumun elinden tuttuğu…
Kaç yetimin yüzünü güldürdüğü…
İşte asıl mesele bu.
Ve belki de o gün hepimizin en büyük arzusu, Peygamber Efendimizin şefaatine nail olabilmek olacak.
Bugünden o güne uzanan yol ise güzel ahlaktan geçiyor.
Bu yüzden gelin, O’nun ümmeti olduğumuzu sadece sözlerimizle değil, davranışlarımızla da gösterelim.
Bir gönül alalım.
Bir kırgınlığı bitirelim.
Bir yetimin başını okşayalım.
Bir fakirin sofrasına ortak olalım.
Bir yaşlının duasını alalım.
Bir mazlumun yanında duralım.
Ve en önemlisi…
İnsan olduğumuzu, O’nun ümmeti olduğumuzu hiç unutmayalım.
Çünkü biz, güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilen bir Peygamberin ümmetiyiz.
Biz, kendisine taş atanlara bile dua edebilen bir Peygamberin ümmetiyiz.
Biz, düşmanına dahi merhamet gösterebilen bir Peygamberin ümmetiyiz.
Biz, “el-Emin” diye anılan bir Peygamberin ümmetiyiz.
Öyleyse bize düşen, O’nun adını yüceltmek kadar O’nun ahlakını yaşatmaya çalışmaktır.
Belki kusursuz olamayacağız.
Belki her zaman başaramayacağız.
Ama her düştüğümüzde yeniden doğrulacağız.
Her kırdığımız gönülde özür dilemeyi bileceğiz.
Her yanlışımızdan sonra doğruya dönmeye çalışacağız.
Çünkü biliyoruz ki…
Biz O’nun ümmetiyiz.
Ve bu dünyada bize verilen en büyük şereflerden biri de budur.
Rabbim bizleri, Peygamber Efendimizin sevgisini yalnızca dilinde taşıyanlardan değil, O’nun güzel ahlakını kalbinde ve hayatında yaşatmaya çalışanlardan eylesin.
O’nun ümmeti olarak yaşayıp, O’nun ümmeti olarak huzuruna varmayı nasip etsin.
Salât ve selâm, alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa’nın üzerine olsun.
Ve gönlümüzden hiç eksilmesin o güzel cümle:
“Ben O’nun ümmetiyim…